SAADETTİN ACAR | Nisan | 2019 | BAŞLARKEN
Ömür dediğimiz şey, başlangıcını ve bitişini tayin edemediğimiz bir zaman dilimini ifade eder. Kârı da zararı da, insanın bu zaman aralığındaki çabası veya ihmali tayin eder. Bununla birlikte, bu sınırlı ve belirsiz zaman aralığında yapılması gerekenler çok net, apaçık bir biçimde insana bildirilmiştir. Yani ömrün başlangıcı ve bitişi belirsiz ama onu ebedîleştirmenin yolları apaydınlıktır: Kurallar konulmuş ve insan onlardan haberdar edilmiştir. Bu kurallar asla değişmeyecektir. Tüm bu kuralları da, insanın verdiği ‘ilk söz’e, misaka sadık kalması şeklinde özetlemek mümkün.
Elest bezminde kısaca “evet” dediğimiz, emaneti yüklenirken sözünü verdiğimiz ve şerefli halifelik unvanını alırken zımnen taahhüt ettiğimiz her şey, Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla daha sonra bize tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Allah’ın salih kulları da her zaman, insanlara, verdikleri o sözü unutmamalarının hayatiyetini hatırlatmışlar, Allah’la yaptıkları ve kutlu peygamberlerinin de içeriğini geniş geniş açıklayıp şerh ettikleri, tefsir ve tebyin ettikleri o mukaddes emanete ihanet etmemelerini öğütlemişlerdir. Daima dünyanın bir fena yurdu olduğu, ebedî hayatın öte tarafta bizi beklediği gerçeğini belirtmişler ve fani olana faniliği kadar değer verilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Dünya bir imtihan yeridir. Buranın ebedî bir yurt olmadığı her aklı başında insanın malumu. Kaldı ki insan, bu durumu neredeyse her gün çeşitli vesilelerle görür. Her ölüm, her gidiş insana, burada kalıcı olmadığını söyler hakikatte.
Ama vakıa şudur ki; insan dünyayı gereğinden fazla ciddiye aldı, ona fazla bel bağladı. Misafir olarak kısa süreliğine konakladığı/ konaklayacağı hanı sahiplenmeye kalkıştı. Emanet olarak aldığı her şeyi mülkiyetine geçirmeye çalıştı. Uzun planlar, büyük hayaller kurdu dünya hakkında ve onlara ulaşmak için de her yola tevessül etti: Yalan söyledi, zulmetti, kalp kırdı, hak gasp etti. İmar ve inşa etmesi gerekirken, onu, tahakküm ve zulümle doldurdu. Bir müddet soluklanıp yoluna devam edeceği bir gölgelik gibi görmesi gerekirken, ebediyen yaşayacakmış gibi ona dört elle sarıldı. Bu hedefine ulaşmak için de her yolu denedi. Üzdü, öldürdü, harcadı. Emin olmanın gereği olarak etrafına emniyet telkin etmesi gerekirken, dehşet saçtı. Kırdı, döktü, bozdu. Ve kan döktü. Korumakla mükellef olduğu emanete hakkıyla sahip çıkmadı; onu zayi etti. Giderek haddini aştı, emanetin gerçek sahibine meydan okumaya başladı, O’nu yok saydı. Netice olarak da insan nankör ve hain oldu. Tasavvuf burada, iddia edildiğinin aksine dünyayla ilişkide bir denge tavsiye eder. Menkıbelerde yer yer aşırı bir dünya eleştirisi gözükse de, büyüklerin hayatında genellikle bu itidal öne çıkar. Bir sufi sözünde ifade edildiği gibi, “onlar dünyanın içine girerler ama dünyayı içlerine almazlar.” Hadis-i şerif’te geçen “… hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalış.” ifadesini ise onlar, ‘aceleye ve telaşa gerek yok, dünya işleri ötelenebilir, ertelenebilir’ diye anlamışlar ve paniklemenin yersiz olduğunu ifade etmişlerdir.
Bir sufi büyüğüne atfedilen şu menkıbe bu söylediklerimizi çarpıcı bir biçimde özetliyor aslında: Dönemin zalim bir yöneticisi, Ubeydullah-ı Ahrar Hazretlerine ait bazı mallara el koyar. Durumu Hazret’e haber verdiklerinde “Elhamdülillah” der. Bir müddet sonra hata işlediğini anlayan zalim yönetici, gasp ettiklerini geri verir ve özür diler. Yeni gelişmeyi haber verdiklerinde, büyük veli yine “Elhamdülillah” der. Sonraları bu durumu müridlerine şöyle açıklar: “Allah’a yemin olsun ki, ne malımız gasp edilip alınırken ne de geri verilirken kalbimizde en ufak bir değişiklik oldu: Gidişiyle üzülmedik, gelişiyle sevinmedik. Bu halden dolayı da Allah’a hamd ettim.” Menkıbe bize şunu diyor: Tüm mesele, dünyayla kurduğumuz ilişkinin şekline bağlıdır. Onu kalbimize ve hayatımızın merkezine almadıktan sonra korkulacak bir durum yok. Kaldı ki dünya Allah’ın sıfatlarının tecelli alanıdır. Onu büsbütün yok sayıp lanetleyemeyiz.
Tasavvuf insanın bakışını nazik bir şekilde kalbine yönlendirirken bu dünyaya bağlanma hırsını tamir etmeye çalışıyor aslında. Mutasavvıflar, insanın kalbini kirleten ve onu zalimleştirip hayvanların derekesine indiren dünya hırsı ve sevgisini yok etmek için tüm mesailerini harcarken onu aslına döndürmeye çağırıyor hakikatte. Dikkatlerini ölüme ve ölüm ötesine yöneltmek için yoğun bir gayret sarf ederek onu layık olduğu dereceye yükseltmek istiyor. Çünkü insanoğlu, göklerin, yerin ve dağların taşımaya cesaret edemediği o mukaddes emaneti yüklenirken ona sahip çıkmayı da vaadetmiş, ‘emin’ olma ve bu sıfatın gerektirdiklerini yerine getirme sözünü de vermişti.
Hakikatte emaneti yüklenmek yeryüzünde Allah’ın halifesi olmayı kabul etmektir çünkü. Yani varlığa Allah Teâla’nın dilediği şekilde bakmak, dünyayı O’nun istediği şekilde imar ve tanzim etmek… O’nun iradesini hesaba katarak tasarrufta bulunmak ve ona uygun adımlar atmak… Çünkü emanetin sahibi varlığı ona emanet etmişti. İnsana düşen sözünü tutup ona sadık kalmaktır. Bunun için de önce verdiği sözü hatırlaması gerekir. Unuttuğunu hatırladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

Milli ve dini hatıralarını her yıl canlandırmak, bütün haşmet ve ciddiyetleriyle kutlamak;...

Bakmakla yetinmek, yüzeyde, çeru çöpte kalmaktır....

İlim ve İrfan dergisinin Kasım sayısı çıktı. ...

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016