SAADETTİN ACAR | Ağustos | 2018 | BAŞLARKEN
Yazmak, insanların tasalarını paylaşıma açmasıdır bir yönüyle. Bu demektir ki sadece bir meselesi olanlar yazar/yazabilir. Bir tasası, bir endişesi olmayanın, bunu paylaşıma açmak gibi bir çabası da olamaz doğal olarak. Yazının ciddiye alınabilirliği, bu tasanın değeri ile çok yakından ilgilidir. Tasamız ne kadar büyük büyükse, yazdığımız yazının ilgi alanı da o kadar geniş olacaktır. Dolayısıyla her yazı, yazarının ufkunun ipuçlarını gizler içinde. Ve yazarının gerçek dünyasının sınırlarını da gösterir bize her kelime.
Hiçbir yazı, yazarının kimliğinden bağımsız düşünülemez. Mesela imzasız bir yazı, ne kadar bizi baştan çıkarırsa çıkarsın, yine de ona karşı ihtiyatlı bir tavır takınırız. Çünkü biz yazılanı yazanla birlikte düşünmek ve ikisini bir çerçeve içinde değerlendirmek isteriz çoğu zaman. Ve çünkü sadece yazılana bakarak değerlendirmiyoruz bir metni, onu anlamaya çalışırken yazının dışında kalan birçok şeyi de hesaba katarız. Çünkü çoğu zaman yazar, yazarak rahatlamayı amaçlamıştır. Yani yazısını kendi için yazmıştır her şeyden önce. O yazının oluşum anına kadar içinde biriktirdiği her neyse, işte yazarak o şeyi dışarıya atmıştır. Bundan dolayı yazarı tanımak, yazının şifresini çözmekte bize yardımcı olacaktır. Evet, her yazı yazarı tarafından kodlanmış ve anahtarı sadece yazarında bulunan bir şifredir. Bu yönüyle de yazmak bir itiraftır aynı zamanda, yazarın yaşantısına dair bir ipucudur. Ve her yazı özel bir denemenin, bir tecrübenin ürünüdür.
Yazının insan hayatında neye tekabül ettiğini düşünün, sonuç olarak sahici bir karşılığının olmadığını göreceksiniz. Yani yazmak, boşluğa seslenmek gibi bir şeydir. Yazmayı anlamlı hale getirecek olan tek şey, yazının paralelindeki yaşamaktır. Yaşamaktır yani yazıyı anlamlı ve ciddiye alınabilir kılan. Hayatta kendisine bir uygulama alanı bulamayacak olan bir yazı, bir nostaljiden, bir ütopyadan öte anlam bir ifade etmez.
Öte yandan yazar, ipin bir ucunda bulunan ve ipin diğer ucundakilerle diyalog kurmak isteyen kişidir son tahlilde. İpin diğer ucunda devamlı birileri var mı peki? Olsun ya da olmasın, fark etmez, yazar birilerinin var olduğunu farz ederek mesajını yollar. Bununla birlikte ipin diğer ucundakiler, ispat-ı vucüd edip bir hayat emaresi gösterdiklerinde, bu, yazara bir güç verir ve boşluğa seslenmediği noktasında onu ikna eder. Yazar, yalnız olmadığını hisseder bir anda. Kendisine bir ortak bulmuştur: Kâr ya da suç ortağı.
Yazının gücüne inanmak, evet, ama yazının söz gibi sorumluluk getirdiğine de inanmak durumundayız. Nasıl ki söylediklerimizden sorumlu isek, aynı derecede, belki daha fazla, yazdıklarımızdan da sorumluyuz. Yani, yazının göz ardı edilemez bir gücü var, bu doğru ama, küçümsenemez bir sorumluluğu ve yükümlülüğü de var. Dolayısıyla, söz gibi yazı da, ya lehimize ya aleyhimize kullanılabilir.
Peki, yazar objektif davranabilir mi? Bu soruya olumlu cevap veremeyeceğim. Çünkü her şeyden önce yazılması gereken onca konu arasında, paylaşılması mümkün olan onca mesele arasında yazarın “bir konuyu seçme”si bile, bu objektifliğin önündeki engeldir. Yani yazılması gerekenler diye bir liste oluşturmak, sonra da bu listeden herhangi bir konuyu seçmek, tamamen subjektif bir tavırdır. Buradan başlayarak, yazarın yazdığı konuda şunu değil de bunu tercih etmiş olmasına kadar bir sürü kişisel tasarrufta bulunması, yazının objektif olmasını engeller. Bunun için de, hiçbir yazının objektif olamayacağını düşünüyorum. Bir meselede, bir insana tercih hakkı bırakılmışsa ve kişi o meselede bir tercihte bulunuyorsa, orada objektiviteden söz edilemez çünkü.

Milli ve dini hatıralarını her yıl canlandırmak, bütün haşmet ve ciddiyetleriyle kutlamak;...

Bakmakla yetinmek, yüzeyde, çeru çöpte kalmaktır....

İlim ve İrfan dergisinin Kasım sayısı çıktı. ...

İRFAN BASIM YAYIN DAĞITIM SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
Zeyrek Mahallesi Ömer Efendi Sokak No: 17/A | Fatih / İstanbul | Telefaks: 0(212) 694 98 98
Copyright © 2012-2016